Anasayfa |e-mail           www.doganulkekul.com  
Roman Serisi

BOYALI KUŞ-İKİNCİ BÖLÜM (BEŞ)

Kaptanın Hatıra Defteri

BİR DENİZ ÜLKESİ SERENADI-ANILAR(7a)

Mailing List
Mail Listemize üye olun, Günün şiiri, makaleler ve sitemizdeki degğişiklikler e-mailnize gelsin
Ad Soyad:

Email:

BOYALI KUŞ-İKİNCİ BÖLÜM (BEŞ)


Aydın’ın Yaşam Öyküsü

Lufthansa Havayolları LH431 uçuş numaralı uçağı

Temmuz 1984

Şikago’dan kalkacak olan Lufthansa Havayolları’nın Boeıng 747’si yolcularını tam zamanında almıstı. En ufak bir gecikme yoktu. Pilotlar motorları çalıştırmış, uçuş pistine gitmek üzere apronu terketmeğe hazırlanıyorlardı. Hava nerdeyse kararmağa başlayacaktı. Ama, tam o sırada ansızın gelen şiddetli fırtına, korkunç gürültülerle çakan şimşekler ve göğün dibi delinmişcesine yağan şiddetli yağmur, bütün uçuş planlarını altüst etmişti.

Kapılar kapanmış, kemerler bağlanıp kontrol edilmiş ve kalkış için her şey hazırlanmış olduğu halde, uçak yerinde çakılı kalmış, yerinden kımıldayamamıştı. On dakika, yirmi dakika, yarım saat geçmiş ama durumda bir değişiklik olmamıştı. Yağmur hala olanca şiddetiyle yağıyor, fırtına şiddetini gittikçe arttırıyordu. Hostesle ve kabin memurları oradan buraya koşuyor, yolcuları heyecanlarını daha fazla arttırmamak için birşeyler ikram ederek sakin tutmağa çalışıyorlardı.

Yolcuların artık “ne oluyor, neden hala buradayız” diye mırıldanmağa başladıkları sırada kaptanın anonsu duyuldu.

Meteoroloji raporlarının aksine ve ansızın gelen bir kötü havanın neden olduğu fiziksel şartlar ve problemler, uçakların piste iniş ve kalkışlarını önemli bir şekilde etkilediğinden kalkış biraz daha gecikecekti. Kaptan kesin kalkış zamanını az sonra anons edecekti. Ama uçuş için hiçbir sorun yoktu. Özür diliyor ve “lütfen biraz daha sabredin” diyordu.

Uçak ancak bir buçuk saat sonra – çok şükür- havalanmıştı. Her şey sakin ve sessizdi şimdi. Havaalanındaki şiddetli rutubet ve sıcağın yerini buz gibi serin bir hava almıştı. Elindeki soğuk ve köpüklü biranın verdiği haz anlatılamaz bir güzellikte idi. Gergin sinirlerinin boşalması ve rahatlaması yüzünden, okumaktan çok üstünkörü bakmakta olduğu dergiyi yanındaki boş koltuğa bıraktı. Ve pencereden görünen bulutların içinde yarattığı kendi dünyasında, zaman zaman gülümseyerek, zaman zaman da kaşlarını çatarak, gerilere doğru gitmeğe başladı.

Yıllar sonra, o çok özlediği memleketine, Türkiye’ye gitmenin verdiği heyecan ve mutluluğun yanında, biraz önce havaalanına kadar gelip kendisini yolcu eden annesinin, babasının ve kızkardeşinin özlemi hemen başlamıştı.

Bu geziden en çok etkilenen kızkardeşi Çiğdem olmuştu. Birbirlerini çok severlerdi. Kısa bir zaman için de olsa, ayrılmak zor olmuştu. Aslında Çiğdem de istemişti gitmeyi. Ne de olsa şu kadar zamandır ayrı idiler memleketten. Ama bu isteği olmamış, olaylar yalnız Aydın’ın gitmesini gerektirmişti.

Çiğdem o yıl “high school” son sınıfa geçmişti. Ağabeyi gibi akıllı ve çalışkandı. Ağabeyinin aksine, okul takımında basketbol oynuyordu. Ağabeyi ise futbolcu idi. Çiğdem ayrıca müzik ve tiyatro etkinliklerinde okulda başta geliyordu.

İki kardeş yıllarca hep beraber olmuşlardı. Bu, onların ilk ayrılmaları oluyordu. Absızın içinde bir burukluk hissetti. Sanki ayrılalı yıllar olmuştu. Uzun süren bir özlemin acısını yaşıyor gibiydi.

Hostes yanına gelip de bir şey içip içmeyeceğini sorduğunda, ağzından hemen “Bir bira lütfen” kelimeleri dökülmüştü. “ Coronado olursa memnun olurum, yanında da limon”. Bu Meksika birası, içine limon sıkılmak şartıyla, kardeşinin en çok sevdiği ve tercih ettiği içki idi. Kendisi de seviyordu bunu. Uzaklara dalıp gitmişken kardeşini hatırlaması biraz da bu biradan olsa gerekti.

Yedi yıl kadar önce, Amerika’ya ilk kez gelirlerken Çiğdem küçük bir kız çocuğu idi. İlkokuldaydı o zaman. Önlüklü. Sıska bir şey. Oysa şimdi ne kadar büyümüş, ne kadar güzelleşmişti. Artık yetişkin bir kız çocuğu idi.

Amerika’ya geldikleri ilk yıllarda kardeşi İngilizce’den epey sıkıntı çekmişti. Kendisinin az buçuk İngilizcesş vardıö ama Çiğdem “Hi” demesini bile bilmiyordu. Okula başladığında ona özel proğramlar yapmışlar, özel ilgi göstermişlerdi. Sınıf öğretmeninin, biraz da kişisel çabasıyla, dersler bittikten sonra onunla bir iki saat kadar daha ilgileniyordu. Başka bir öğretmen diksiyon öğretiyor, bir başkası ise gramer çalıştırıyordu.

Sınıf öğretmeni bayan Knall’da iki lügat vardı. Biri İngilizce-Türkçe –ki bunu kendisi kullanıyordu- diğeri Türkçe-İngilizce. Bunu da Çiğdem kullanıyordu. İkisi de bir şey söylemek istediğinde, lügata bakıyor, orada söylemek istediği kelimeyi buluyor, o kelimenin karşılığı olan kelime de söylenmek istenenin tercümesi oluyordu.

Bir gün, okuldan sonra eve geldiğinde şöyle bir olay oldu. Saat öğleden sonra üç, üç-buçuk falandı. Babası evdeydi o sırada. Akşamüstü bir iş seyahatine gideceği için, eve erken gelmiş, hazırlanıyordu.

Çiğdem içeri girer girmez babasıyla karşılaştı. Babası, ona “Merhaba kızım, hoşgeldin’ demek ve biraz takılmak için baktığında, şaşırdı. Çiğdem’in gözleri kıpkırmızı olmuş, burnunu çekiyordu. Yani ağlamaklı. Yanına gidip omuzlarından tuttu ve tatlı bir sesle:

“Ne oldu sana böyle hayatım, canını sıkan bir şey mi oldu?”

Çiğdemden ses çıkmadı. Başını sadece öbir tarafa çevirdi. Ama artık hıçkırıkları başlamıştı. Duvara yaslanmış hıçkırıyor ve öylece duruyordu.

Babası soruyu yineledi. Bu kez Çiğdem suskunluğunu bozdu ve hırçın, ağlamaklı ve biraz da isyankar bir şekilde:

“Baba, ben artık okula gitmek istemiyorum. Hiç, ama hiç, anladınız mı:”

Babası anlamıştı. Tamam, okulda yine onun canını sıkan bir olay olmuştu mutlaka. Bu gibi şeylerin olması normaldi ve kaçınılmazdı. Her zaman iyi veya can sıkıcı olaylay olacaktı okulda. Ama acaba bu sefer onun canını sıkan neydi.

Elinden geldiği kadar yumuşak bir sesle:

“Peki yavrum, olur. Okula gitmek istersen gidersin, istemezsen de kimse seni zorla okula gönderemez ki. Bu kadar basit. Ama bana bunun nedenini, niye bu kararı aldığını söylemek istemez misin?”

Çiğdem önüne baktı. Birşeyler söylemek istedi.Dudakları belli belirsiz kımıldadı. Sonra başını pencere tarafına çevirip dışarda yağan yağmura bakarak konuştu. Önce yavaş, sessiz, sonra hızlı ve yüksek sesle, bazan sinirlenerek, anlatmağa başladı derdini.

Okulda sayısız problemleri vardı. Okulda, sınıfta, bahçede, her yerde. Ve bütün bu problemler tek bir nedende toplanıyordu: Dil. Evet onun İngilizce bilmeyişi, veya çok az bilişi nedendi bunlara. Konuştuğu zaman kimse kendisini anlamıyordu. O zaman da gülüyor, alay ediyor, aşağılıyorlardı. Kimseyle iletişim kuramıyordu. Bir kaç kez sınıf öğretmeni ile konuşup derdini anlatmak istemiş, ama İngilizce dilini bilmediği için, bunu nasıl yapacağını bir türlü kestiremediğinden, vazgeçmişti.

Gözlerinden akan yaşları, babası, parmaklarının ucu ile silmeğe çalışırken, bir yandan da saçlarını okşayıp sakin bir şekilde konuşmağa başladı:

“Anlıyorum seni kızım. Hem de çok iyi anlıyorum. Söylediklerinin ve şikayetlerinin hepsinde yüzdeyüz haklısın. Okula giitiğin sürece, en azından bir süre, bunlar devam edecektir. Bu nedenlerden ötürü okula gitmek istemezsen, gitmezsin. Tamamen senin kararına bağlı birşey. Kimse seni zorlamıyor ve zorlamaz. Biz annenle bu kadar sıkıntıyı, seni ve ağabeyini iyi okullarda okutmak, iyi insanlar yapmak ve geleceğinizi garanti altına almak için çektik ve çekiyoruz. Bu nedenle, okumanı çok arzu ederim, ama daha önce dediğim gibi, seni buna zorlayacak da değilim.”

Sonra Çiğdemi omuzlarından tutup koltuğa oturttu. Kendisi de yanına, yere oturdu.

Aydın babasını şimdiye kadar hiç bu denli sakin ve anlayışlı görmemişti. Zaman zaman babasının gözlerinde toplanan damlaları da açıkça görebiliyordu.

“ Evet kızım” diye devam etti, “şunu da açıklamak benim bir babalık vr insanlık görevim. Diyelim ki sen çimdi okulu bıraktın ve okula gitmedin. O zaman ne olacak, İngilizce falan öğrenmeyeceksin. İngilizce öğrenmeyince de ne okumayı öğreneceksin, ne de yazmayı. Bilgili, yetişkin bir insan yerine, hiç birşey bilmeyen, cahil bir insan olarak kalacaksın. Bunda on yıl, yirmi yıl, seksen yıl sonra bile bu durumun değişmeyecek. Ve herkes sana aynen bugün olduğu gibi gülüyor, alay ediyor olacak”.

Azıcık durdu. Çiğdem’in gözlerinin içine baktı. Ve devam etti.

“Ama, evet ama, eğer okula devam edersen ve dişlerini sıkıp biraz daha gayret edersen, bir, iki aya kalmaz İngilizceyi sökersin. Ondan sonra seninle hiç bir kimse alay edemez. Ederlerse sen de onlarla alay edersin. Zaten o durumda alay etmeleri için bir neden de olamaz”.

Babası ayağa kalktı. Çiğdem’i yanağından öptü ve “Düşün. Kararını hemen vermek zorunda değilsin. Neye karar verirsen, bana sonra söylersin” deyip çıktı.

Çiğdem ertesi gün okuldaydı. Christmas’dan önce de İngilizceyi ana dili gibi konuşmağa başlamıştı. Şu anda da hem İngilizceyi, hem Türkçeyi, hiç aksansız, çatır çatır konuşuyordu.

Bunları aklından geçirirken, gerek uçaktaki özenli ve noksansız servis ve gerekse güzel ve sarışın hosteslerin iç bayıltıcı parfümleriyle süslenmiş baygın bakışlarının verdiği rahatlıkla, uykuya daldı. Aslında hava da o kadar güzeldi ki uçak sanki pistte duruyormuşcasına sakin ve hareketsizdi.

Az sonra, koluna dokunan yumuşak bir elin sıcaklığı ile uyandı. Hosteslerden biriydi. Belki de onların en güzeli. Belki de yeryüzündeki hosteslerin en güzeli. Öne doğru eğilmiş, üniformasının açık yakasından, oldukça diri göğüslerini kapatıp sıkamayacak kadar küçük olan sütyeninin farkında olduğunu belli eden gülümsemesiyle, sordu:

“Film başlamak üzere beyefendi. Seyredecek miydiniz?”

Evet, fena olmazdı. Ama acaba hangi film vardı. Hostes arka tarafa doğru giderken, proğramı alıp baktı. Midnight Express-Geceyarısı Ekspresi.

“Tabii seyrederim” dedi kendikendine. Bu filmi çok görmek istemişti. Fakat bir türlü fırsat olmamıştı. Bu sefer kaçırmasa iyi olurdu. Bu film hakkında epey şeyler yazılmış, epey tartışmalar olmuştu. Konudan az çok fikri vardı, ama filmi kendi gözleriyle görmek kendi değerlendirmesini yapmak herhalde daha iyi olurdu.

Filmi seyrederkenö zaman zaman kızdı, zaman zaman sinirlendi ve zaman zaman bu memeleketi idare edenlere verdi veriştirdi. Herşey olduğundan, olabileceğinden çok daha fazla abartmalıydı. Doğru olan hemen hemen tek şey yoktu. Bu kadar yalanı, bu kadar uydurma olayı bir araya getirip nasıl da Türkiye aleyhinde bir propaganda filmi yapmışlardı, hayret. Filmde geçen olayların, yerlerin, havaalanı diye gösterilen kısmın gerçekle ilgisi hiç yoktu. Hayali bir hapishane, Türkçe konuştuğunu zanneden ve ağır aksanından tamamamen Yunan asıllı kimselerin konuştuğu açıkça belli olan aktörlerin görünüşleri ve yapıları bile bunların Türk olmadığının en büyük ispatı olmasına rağmen, bu düzmece filmi nasıl yapıp ortaya çıkarmışlardı, hala inanamıyordu.

Anlamadığı, anlayamadığı bir şey daha vardı. Bu film Amerikada çok tutulmuş ve ve sanatsal yönden hiç değeri olmasa ve bütün bir filmin uydurma bir senaryodan başka birşey olmadığı bilinmesine rağmen, herkese çok ilginç gelmişti. Fakat nasıl olurdu da ahlaksızlığı, iki yüzlülüğü ve “uyuşturucu” çemberini ve mafyasını cezalandırmağa çalışan bir toplum, bu filmi göklere çıkararak acımasızca kınanıyor ve suçlanıyordu. Yazıklar olsundu. Övgü alacağına bu millet, böyle filmleri bahane ederek sövgü alıyordu. Ve maalesef, toplumumuz ve idare edenlerimiz bunu gerektiği kadar protesto etmemiş, bir yalanlama yoluna gitmemişlerdi.

Kendi değerlendirmesi aslında şu yönde idi: Amerikan halkı bu filmi tutmuştu ama, genelde bu, konunun değişik ve görüntülerin olağan dışı görüntüler olmasından kaynaklansa gerekti. Yoksa Amerikan toplumu, böyle kalitesiz ve sadece Türkiye aleyhi bir propaganda için yapıldığı açıkça belli olan bir filmi beğenecek kadar vurdumduymaz değildi. Toplumsal ve ahlaksal değerlere çok bağlı ve saygılı olan bu toplum, uyuşturucuya ve uyuşturucu mafyasına rağbet etmeyecek kadar bilinçli bir toplum idi. Ve sandığımız kadar, Amerikalılar Türkiye’ye ve Türklere karşı o kadar yabancı ve negatif değildi. Aksine Türkleri, hele de tanıdığı Türkleri ne kadar çok severlerdi.

Aklına babasının başından geçen ve her hatırladığında duygulandığı bir olay geldi. Babası da bunu hatırladığında hep duygulanırdı.

Şöyle anlatmıştı olayı babası:

Amerika’ya temelli gittiklerinden kısa bir süre sonra, babası ASME’ye (American Society of Mechanical engineers) başvurmuştu. Üye olmak için.

Başvuru sonuçlandığında ve üyeliği kabul edildiğinde, sertifikasının ve rozetinin verileceği akşam yemeğinde, ASME’de ve meslekte elli yılını doldurduğu için şeref rozeti alacak olan bir profesöre de tören yapılacaktı. Adı geçen profesör, Amerika’da çok popüler bir bilim adamı idi.

Yemek sonrasında yapılan ödül töreninden sonra, bütün misafirler profesörü kutlamak ve elini sıkmak için sıraya girdi.

Profesörün yanına gelen, kendini tanıtıp, adını, soyadını, çalıştığı yeri ve sonra da nereli olduğunu söylüyordu. Yabancı ise hangi ülkeden, yerli ise hangi eyaletten olduğunu söylemek gerekti.

Sıra Ertuğrul’a geldiğinde, o da ayni şekilde, kendisini tanıttı ve sonunda, “Ben Türk’üm, Türkiye’nin başkenti ankara’dan buraya geldim” dedi.

Professörde bu konuşma büyük bir etki yapmış, aşırı derecede heyecanlanmıştı. Ertuğrul’un elini uzun uzun sıktı.

“Bir Türkle tanışmak. Aman Allahım, ne büyük bir mutluluk bu benim için. Anlatamam. Çok, çok memnun oldum, inanın”.

“teşekkür ederim” dedi Ertuğrul, “bunları sizden duymak beni de mutlu etti, gururlandırdı.

Etraftakiler bu konuşmayı merak ve hayranlıkla dinliyorlardı. Bu saygın bilim adamının ağzından dökülen bu güzel ve samimi sözlerin herkesi etkilediği belliydi. Hayranlıkla bakıyorlardı. Hem Profesöre, hem de Ertuğrula. Türk olmanın ne kadar gurur verici ve önemli olduğunu öğreniyorlardı.

“Bay Sargan, ve siz değerli konuklar, baylar bayanlar, sanıyorum şu anda bunları niçin söylediğimi ve Türklerden neden bu kadar etkilenmiş olduğumu merak ediyorsunuz. En azından, Türkleri neden bu kadar çok sevdiğimi ve saydığımı anlamak istiyorsunuz, değil mi? İzin verirseniz anlatayım”.

“Onbeş yıl kadar önceydi. Illinois Üniversitesinde doçent iken, bir aile ile tanıştım. Bir Türk aile. Kemal Serdar, eşi Yasemin ve oğulları bir buçuk yaşındaki Levent. Onları tanırken ayni zamanda bütün Türkleri, bütün Türkiyeyi tanıdım. O kadar etkilenmiştim Türklerden, Türk tarihinden, Türk kültüründen ve Türkün güzelliğinden, Türkleri ve Türkiyeyi görmediğim, tanımadığım halde, orayı ikinci bir vatanım olarak kabul ettim. O zamandanberi, ne zaman bir Türk gördüysem ve bir Türk tanıdıysam, bu hayranlığım daha da çok arttı. Ve ilk zamanki karar ve duygularımda yanılmadığımı anladım.”

Alkışlar devam ederken, Ertuğrul o ailenin bireylerini, tek tek, sanki tanıyormuş gibi gözlerinin önünden geçirdi. Tavanda, kendisinin üye olmasının onuruna asılan Türk bayrağı’nın yanında onların yözlerini görür gibiydi”.

xxxxxxxxxx

?ikago’danberi güzel giden hava, Frankfurt’a yakla?t?klar?nda, az?c?k sertle?me?e, kötüle?me?e ba?lam??t?. Pilotun, ini? haz?rl??? için yerlerine oturulma ve kemerleri ba?lama anonsundan hemen sonra da iyice kötüle?mi?ti. Bunda, alçalma nedeniyle, bulutlar?n aras?na ve türbülansa girmesinin rolü de olabilirdi.

?ikago’da ise hava çok berbatt?, hava raporlar?na göre. Az sonra da ?ikago’nun o kötü hava sahas?na girdiler.

Koca uçak bir ka??t parças?n?n rüzgarda savrulu?u gibi bir o yana, bir bu yana yat?yor, bir yükseliyor, bir dü?üyor, herkesin ödünü a?z?na getiriyordu. Bunun yan?s?ra, s?k s?k ve ?iddetle çakan ?im?ekler korku ve heyecan? daha fazla art?r?yordu. Durum çok ürkütücü idi.

Otuz ya da otuzbe? dakika kadar sürdü bu. Anla??lan, meydan turu at?yorlard?. Ya pas ge?iyorlar, ya da havadaki gecikme nedeniyle, di?er uçaklar?n ini?ini bekliyorlard?.

Uçakta, motor gürültülerinden ba?ka bir ses duyulmuyordu. Bütün kabin elemanlar? yerlerine oturmu?, öylece bekliyorlard?.

Sessizli?i kaptan pilotun inme anonsu bozdu. Ve arkas?ndan bulutlar aniden seyrekle?ti ve sisler, ya?murun ?iddetle cama çarpan iri tanelerinim aras?ndan, a?a??s? göründü. Ye?il, yemye?il bir güzellik vard? ?imdi altlar?nda.

Bu karga?a nedeniyle, uça??n inmesi gecikmi? ve Ankara’ya gidecek olan Lufthansa uça??n?n kalk?? saati gelip geçmi?ti. ?u anda sabah saat dokuzu yirmi geçiyordu ve Ankara uça?? dokuzu on geçe kalkm??t?. Pasaport kontrolundan geçtikten sonra da saat onu bulmu?tu.

Lufthansa bilet ofisi iki öneride bulundu, Ankara’ya devam edecek yolculara. Bu yolculardan biri Ayd?n, di?erleri ise alt? Amerikal? idi. Ya Lufthansa ile devam eder gidersiniz, saat be?te kalk?p Münih üzerinden ?stanbul’a var?rs?n?z. ?stanbul’dan da THY ile Ankara’ya uçars?n?z. Ya da üç buçukta kalkacak olan THY ile, önce ?stanbul’a, oradan da Ankara’ya giderdiniz. Birinci durumda Ankara’ya var?? saati ak?am onu on geçe, ikinci halde ise, ak?am sekiz otuzbe?.

Oturup konu?tular. hemen herkes ikinci opsiyonda birle?ti. Zaman bak?m?ndan büyük kazançlar? oluyor, hem de geceyar?s?na yakla?madan Ankara’ya var?yorlard?.

Lufthansa bilet ofisinin haz?rlad??? transfer biletleri ile THY bürosuna gittiler. Di?erlerinin ?a?k?nl???na kar??n, Ayd?n bu kadar y?ld?r hiçbir?eyin de?i?medi?ini üzüntü ile gördü. Yok. Yok. Yok. O kafa yap?s?, o anlay?? biçimi, o mentalite ve vurdumduymazl?k de?i?medikçe, alt?ndan yap?lm?? uçaklar ve meydanlar yapsan?z neye yarard?.

Büro aç?kt? ama transfer i?lemlerini kimse yapmad?. Yapamad?. Çünkü, Ankara’ya hareket edecek olan THY’n?n uça??n?n kalk?? saati belli de?ildi. Uçu? saati belli olmay?nca da kap? numaras? belli olmuyordu. Tarifeli ve her zaman yap?lan bu seferin uçu? saatinin bilinmemesi ne demekti yani.

Oturun, bekleyin dediler. Yabanc?lar ne yapaca??n? bilmediklerinden, yerli yolcular ise tart??man?n bir sonuç vermeyece?ini çok iyi bildi?inden, kimseden ses ç?kmad?.

Meydan çok kalabal?kt?. Oturacak bir yer bulman?n imkan? yoktu. Mecburen gidip restaurant k?sm?na oturdular. Ayd?n di?erlerine yard?mc? olma?a çal???yordu. Herkes ona bir?eyler söylüyor, bir?eyler soruyordu. O nedenle o da s?k s?k THy bürosuna gidip gelmek zorunda kal?yordu. Bürodakiler art?k yava? yava? k?zma?a ba?lam??lard? bu sorulara.

Saat bir buçuk s?ralar?nda uçu? saati ve dolay?s?yla kap? numaras? belli oldu. Ellerindeki çantalar ve özel e?yalar? i?e epeyce bir yol gidip yerlerini bulduklar?nda daha çok vakitleri var san?yorlard? ama saat iki buçuk faland? ve herkesi içeri almaktayd?lar.

Bu bizim uçak de?ildir herhalde dediler. Öyle ya uçu? saatinden bir saat önce yolcu al?n?r m?yd? içeri. Ama yan?lm??lard?. Bu onlar?n uça?? idi ve hemen içeri girmeleri gerekiyordu. Amerikal?lar ?a?k?n ?a?k?n ne oluyor diye bak?yor, sonra Ayd?n’? soru ya?muruna tutuyorlard?. Ne yaz?k ki Ayd?n’?n da onlara verecek bir cevab? olam?yordu.

Yedi kafadar, yani transfer yolcusu, hep beraber arka arkaya uça?a girdiler.Önde Ayd?n. Yer numaralar? uça??n sol taraf?ndayd? hepsinin. ?çeriye girince bir tuhafl?kla kar??la?t?lar. Uça??n içinde topu topu yirmi kadar yolcu vard? ama bütün yolcular hep uça??n sol taraf?nda oturmu?lard?.

Ayd?n yerine oturduktan sonra yan?nda duran hostese bunu sordu. Hostes bir ?ey bilmiyordu. O da gidip ba?kas?na sordu. Sonra o ona sordu, bu buna ve arkas?ndan herkesi uça??n içine serpi?tirdiler.

Ve uçak kalk?? pistine do?ru yola ç?kt?. Ayd?n pek heyecanl? idi. Y?llar sonra memlekete dönmenin heyecan?. ?imdi o heyecan doru?a ç?km??t?.

?stanbul’a indikleri zaman Atatürk Hava liman?’n?n yeni hali Ayd?n’? çok duyguland?rd?. Çok modern, çok güzeldi. Ama i?ler gene eskisi gibi gidiyor olacakt? ki, uçakta uzun bir süre bekletildiler. Uça??n so?utma sistemi kapanm??, s?caktan ter içinde kalm??lard?.

Sonra d??ar? ç?kt?lar. Transit yolcu olanlarla olmayanlar hep birlikte idi. Uzunca bir süre bir koridorda bekletildiler. Sonra merdivenlerden inip ç?k?p ba?ka bir koridora, sonra da bir kap?ya geldiler. Görevliler pasaport ve biletlere bak?p yolcular?n bir k?sm?n? kap?dan d??ar? ç?kart?yorlar, bir k?sm?n? koridorun ilerisine yolluyorlard?. Ne yap?ld???n? anlamak için u?ra?ma?a ve dü?ünme?e gerek yoktu, çünkü kendileri de ne yapt?klar?n? bilmiyorlard? ki, durmadan aralar?nda tart???yorlar, ba??r?p ça??r?yorlard?. En zoru da Ayd?n’?n yabanc?lara durumu anlatmak istemesi ama kendisinin de ne oldu?unu anlayamamas?yd?. Soru sorunca cevap alam?yordunuz ve de k?zd?r?yordunuz insanlar?. Sanki onlar size para veriyordu gelin bizim uçaklarla uçun diye.

Saat sekiz falan oldu?unda, transit salonuna al?nd?lar. Frankfurttan gelen ve Ankara’ya gidecek olan di?er yolcularla. Bekleyin dediler. Uçak ne zaman kalkacak, hangi uçu? say?l? uçak sorular?n? henüz onlar da bilmiyorlard? ki sadece bekleyin diyorlard?.

Tabelalarda Ankara’ya gidecek olan bir uçak yoktu ?imdilik. Anonsu beklediler sadece ama anons hiç mi hiç anla??lm?yordu.

Art?k sinir ve s?k?nt?dan zaman kavram?n? da unutmu?lard?.Tek dü?ündükleri konu, ne yapm??lard? da THY’n? tercih etmi?lerdi Lufthansa’ya.

Sonra herkesi, koyunlar? bir yerden bir yere sürer gibi, bir sürü koridor ve merdivenlerden inip ç?kard?ktan sonra d??ar? ç?kard?lar. Bir uçak orta yerde, öylesine park etmi? duruyordu. Yan?nda etrafa saç?lm?? bavullar. Herkes bavulunu bulup ba?ka bir tarafa ta??yor sonra da ordaki görevliye teslim ediyordu. Hayret.

Uça?a al?nmalar? ayr? bir alemdi . S?rayla geliyordu herkes, biletlerine bak?p uça?a al?n?yordu. Ne yer numaras? ne de ba?ka bir ?ey. Herkesi bir yere oturtuyorlard?. Arkada?lar?ndan ayr?lm??t? Ayd?n bunun sonucunda. Sonra uçak doldu ama hala binecek insanlar vard?. Onlar? almad?lar. Nereye gittikleri belli de?ildi.

Uçak t?kl?m t?kl?md? ama, ön taraftaki iki s?ra koltuklar bombo? bekliyordu. Oralara kimseyi oturtmam??lard?.

Bir k?rk be? dakika daha beklendi böylece uça??n içinde. Gelecek VIP yolcu varm??(!).

Epeyce bekledikten sonra birileri geldi, oturdu. Arkas?ndan kap?lar kapand?, uçak piste do?ru yolland?. Dolmu? taksiler gibiydi durum.

Gelenler Deniz Baykal ve arkada?lar? imi?.

Ama uçak yolculu?u çok iyi geçti. Kaptan çok usta ve çok modern bir kimse idi. Di?er hava yollar? ?irketlerini aratmayacak profesyonellikte idi.

Pasaport ve gümrük kontrollerinde bir problem olmad? ama, eksik gelen bir bavulun formaliteleri için yar?m saat kadar fazladan bekledi. Sonra, hamallar?n ko?u?turmalar?, otobüs, taksi ve bir sürü ???kl? yollar ve caddelerden süzülüp Tando?an Meydan?’ndaki Lüks otele gelmek bir rüya aleminde geçer gibi geçti. Her ?ey Ayd?n’? duyguland?r?yor, gözlerindeki ?slakl?klar? kurutamadan, ba?ka bir ?slakl?k geliyordu. Hele de otele gelirken, y?llarca okudu?u Atatürk Lisesi’nin yan?ndan geçerken duydu?u kalp çarp?nt?s?.

Gece yar?s?n? çoktan geçmi?ti ama gene de duramad?. Du? ald?ktan sonra d??ar?ya ç?k?p saatlerce dola?t?. Saatlerce, yorulmadan, bazan ayni yerlerden defalarca geçerek, bazan geçti?i yerleri sanki içermi? gibi içine sindire sindire seyredip dalg?n dalg?n bakarak.

Sabaha kar?? yata?a girdi. Ama uyuman?n olana?? yoktu. Olsun ama, uyku olmasa da olurdu. Art?k Türkiyede idi ya.

Ayd?n’?n, Amerika’da tan?nm?? bir üniversiteden B.S.i vard?. Sonra da uçak mühendisli?inden M.S. (Master) yapm??t?. ?ki y?ldanberi de anne ve babas? ile kal?yor ve büyük bir mühendislik ?irketinde çal???yordu.

O s?ralarda, ?irketteki i?lerde hissedilir bir yava?lama oldu . “Türkiye’ye gider, paral? askerli?ini yapar, biraz dinlenir, memleketi, e?i-dostu, akrabay? görür gelirdi”.

Askerli?ini yap?p bitirmek için zaten f?rsat ar?yorlard? uzun zamandanberi. Bir türlü denk getirememi?lerdi. Bu f?rsat? kullanarak, ?irketten üç ay izin ald?. Gerekli ba?vuruyu yapt?. Para i?lerini halletti.

Ve i?te sonunda Ankara’dayd?.

Uçakta okudu?u Bilsen Ba?aran’?n ?iir kitab?ndan bir ?iir geldi akl?na:

“Tenimizde sorgu
Ba??m?zda istek
Kar??m?zda zaman”.

Xxxxxxx

Sabah erkenden uyand?. Zaten gözü bir türlü uyku tutmam??t?. Balkona ç?k?p Tando?an Meydan?’na bakt?. Ortal?k ayd?nlanm??t? ama sokaklarda, caddelerde, kald?r?mlarda kimsecikler yoktu. Tek tük geçen bir kaç arabadan ba?ka bir canl?l?k eseri görünmüyordu.

Amerika’y? dü?ündü. ?imdi ?ikago’da olsayd?, sokaklar, caddeler, ?ehirleraras? yollar t?kl?m t?kl?m dolu olur, kad?n-erkek herkes i?lerinin ba??na zaman?nda gitmek için tela?la ç?rp?n?rlard?. Bizde ise, herkes hala derin uykularda idi.

Saat yedi oldu, yedi-buçuk oldu, sekiz oldu durum de?i?medi. Sekizden sonra sokaklar biraz hareketlendi. Sekiz-buçuktan sonra ise, trafik t?kanma?a ba?lad? sokaklarda. Sonra ö?rendi ki, çal??ma saatleri dokuzda ba?l?yordu.

Niye onlar öyle, biz böyleyiz i?te ortadayd?. Sabah?n bu saatlerinde, Amerika’da , fabrikada çal??anlar on dakikal?k kahve molas? al?rlard?. Hey gidi hey.

Ayd?n ellidokuz gün askerlik yapt?.Burdur’da. Umdu?undan daha iyi organize edilmi? ve haz?rlanm?? bir ?ekilde ve güzide subay ve astsubaylar?n yönetiminde.

Art?k s?rt?ndan büyük bir yük kalkm??t?.

Xxxxxxxx

Askerlikten sonra, “hadi haz?r gelmi?ken Ankara’da birkaç gün geçireyim” dedi. Ve o s?rada da çocukluk arkada?? Cemal’e rastlad?.

Cemal TAI (Turkish Aerospace Industries-Türkiye Uzay Sanayii) ?irketine girmek için ba?vuru haz?rl??? içinde idi o günlerde. Ayd?n’a da önerdi bunu. “Git sen de ba?vur karde?im. Ta? at?p elin mi yorulacak, denersin bir” dedi.

Ayd?n’?n da akl?na yatt? hemen. ?lginç bir i?ti. Babas?na açt? telefonu, durumu anlatt?. “Ne yapay?m” diye fikrini sordu.

TAI yeni kurulmakta olan bir uzay ve havac?l?k ?irketi idi. Amerika’da General Dynamics firmas? ile ortak olarak F-16 ‘lar? Türkiye’de üreteceklerdi. F-16’lar (Fighting Falcon ya da sava?an ?ahin) bütün dünyada çok be?enilen ve teknik ve stratejik yap?lar? çok üstün bir avc? uça?? idi. Çok modern ve geli?mi? tekno?ojisi ile sadece o y?llar?n de?il, ikibinli y?llar?n bile u?a?? kabul ediliyordu.

?imdilik personel al?n?yor, bunlar?n büyük ço?unlu?u Amerika’ya e?itime gönderiliyordu. Ayni zamanda da Ankara’ya otuzbe? kilometre uzakl?ktaki Mürted’de fabrikan?n binalar?n?n in?aat? devam ediyordu.

Babas? olumlu kar??lad? bunu. Bir süre TAI’de çal???p dönmesi fena olmazd?. ?sterse, hiç gelmeyebilir, Ankara’da kal?rd? Ayd?n.

TAI Cemal’i de Ayd?n’? da i?e ald? hemen. Pozisyonlar? ve ücretler de ?ahane idi. Mürted’deki bina in?aat? devam etmekte oldu?u için, personel Ankara’da, Çankaya’daki i?yerinde çal??malar?n? sürdürüyordu. Yeni al?nan teknik personel, Ankara’daki i?yerinde bir süre çal???yor, sonra da Amerika’ya e?itime gidiyorlard?.

Henüz binalar?n in?aat? bitmemi?, üretim ba?lamam??t? ama, i?ler çok iyi gidiyordu. TAI’de çok kaliteli ve seçkin elemanlar vard?. Her yönden uluslararas? bir ?irketti. Yabanc?lar da çal???yordu. Ayd?n’?n güzel ?ngilizcesi nedeniyle büyük avantaj? vard?.

Ve ?enra’ya rastlad? bir gün. Ayd?n’?n çal??ma odas?n?n kap?s?n?n önünde.

Cemal ve Ayd?n ayni odada çal?i?yorlard?. ?ki ki?ilik bir oda. Cemal bir hafta önce Amerika’ya e?itime gitmi?ti. ?ki hafta sonra da Ayd?n gidecekti. ?imdilik odada yaln?z kendisi oturuyordu.

“Affedersiniz” dedi kiz, “Aydin Sargan Bey’in odas? buras? m??”

“Evet”

“Siz de Ayd?n Beysiniz herhalde” deyip elini uzatt?.

Ayd?n biraz ?a??rm??t? ama, sordu:

“O zaman siz de....”

“?enra. Ben de ?enra’y?m. Kusura bakmay?n kendimi tan?tmay? unuttum”.

“Memnun oldum Ne’ce bu isim. Türk, Alman kökenli falan gibi yani”.

“Biraz Türkçe, biraz Arapça ve biraz da Lübnanca. Ben Lübnanl?y?m”.

“Amma ilginç yahu. Siz ?imdi Lübnanl?s?n?z haa! Peki burada ne i?iniz var?”

“Aa! ?ey. Ben sizi ar?yordum. Asl?nda siz de de?il, odan?z?. Ben TAI’den i? ald?m ve bugün ba?l?yorum. Sizinle ayni oday? payla?acakm???z”.

Böylece ba?lad? arkada?l?klar?. K?sa zamanda birbirlerine ?s?nd?lar. Her ikisinin de aç?k kalplili?i ve düzgün karakterli olmalar? anla?malar?nda önemli rol oynuyordu.

?enra çok zengin bir k?zd?. Bol para harc?yor, Çankaya Pilot sokakta oturdu?u liks dairede keyif çat?yordu. Tek kap?l?, k?rm?z? bir Honda Prelude’ü ile ortal??? ve erkekleri birbirine kat?yordu. Gene de a??rba?l? bir k?z denilebilirdi.

Ayd?n, Amerika’ya gitmek için Pazar ak?am? saat alt?da, Lufthansa Hava Yollar? ile hareket edecekti. Cumartesi gününü ve gecesini ?enra ile birlikte geçireceklerdi. Ayd?n ö?len saat onikiye do?ru, ?enra’ya gidecekti. Ondan sonra ne yapacaklar?na karar vereceklerdi.

Ayd?n’?n arabas? yoktu. ??e ba?lad?ktan k?sa bir süre sonra e?itim için Amerika’ya gidece?inden araba almay? sonraya b?rakm??t?. O nedenle taksiye atlam?? gitmi?ti ?enralara.

Apartman?n giri? kap?s? aç?kt?. Genelde hep kapal? olmas? gerekti. Ziyaret nedeniyle gelenler zile basarlard?. Evde kimse varsa megafonla seslenir, tan?d?k ise dü?meye basar kap?y? açard?.

Fakat kap? aç?kt?. Daha do?rusu aral?kt?.

“Hadi bu sefer sürpriz yapay?m” dedi ve zile basmadan merdivenlere yürüdü. Kap?n?n önünde onu bir sürpriz daha bekliyordu. Evin kap?s? da aral?kt?. ?çerden ?enra ile bir erkek sesi geliyordu. Yüksek sesle konu?uyorlar ve galiba tart???yorlard?. Türkçe olmayan, Arapça’ya benzer bir dille konu?uyorlard?. Ayd?n hiç bir ?ey anlam?yordu tabii.

Kap?y? usulca itti, içeri ad?m?n? att?. Küçük bir antre vard? ve antreden salona aç?lan kap? aç?kt?. ?ri enseli, kaba tav?rl? bir erke?e, ?enra “laf” yeti?tirme?e çal???yordu. Adam?n kabal???na ?enra iyi kar?? koyuyordu. Ne de olsa o da güçlü kuvvetli bir k?zd?.

Adam?n s?rt? kap?ya dönüktü. Kar??s?nda da ?enra. Ne olduysa ve ?enra ne dediyse, bu adam? k?zd?rd? ve sinirlenen adam koynundan bir tabanca ç?kard?. Dokuz milimetre bir Browning. Di?er eliyle de öbür cebinden bir susturucu ç?karm??t? ki, Ayd?n yerinde duramad?.

Yedi?i ani tekme yüzünden adam?n elindeki tabanca f?rlay?p bir yere gitti. Ayd?n’?n bir aparkütü geldi arkadan ve adam dizlerinin üzerine çöktü. Arkas?ndan da hem ?enra’dan hem Ayd?n’dan gelen tekmelerle sersemledi. Sonra da ?enra onu kolundan tutup döndürerek geriye f?rlatt?.

Ne olduysa o zaman oldu i?te. Adam dengesini kaybetmi? vaziyette ve hafif yere yat?k durumda gitti, gitti ve ba?? televizyonun cam?n? delerek içine girdi. Bir c?z?rt? sesi, bir patlama ve ard?ndan yüksek voltaj?n etkisi ile ç?rp?nan, ç?rp?nd?kça kömürle?en bir vücut .

Adam?n ç?rp?nt?s? bir süre devam etti. Sonra yere y???ld?, kald?. Art?k cans?zd?.

Ayd?n ko?up kap?y? kapatt? ve ?enra’n?n yan?na geldi. K?z çok korkmu? olmal? ki titremekteydi.

“Ben polise haber vereyim” dedi Ayd?n.

“Aman Ayd?n. Ne olur polisi kar??t?rma bu i?e. Bu adam?n kim oldu?unu bilmiyorsun. Neler oldu?unu da. Gel, ne olur, hemen buradan gidelim. Yoksa çok kötü ?eyler olacak. Gel hemen ç?kal?m buradan, evden. Sonra da en yak?n zamanda Türkiye’yi terketmem gerek. Bana yard?m et ne olur. Para falan önemli de?il. Ben çok zenginim Ayd?n. Parasal yönden hiç dü?ünme ve ne olur bana yard?m et”.

Ayd?n ne yapsam, ne yapmak daha do?ru ve ak?ll? olur dü?ünceleri içindeyken, ?enra da bir iki parça e?yas?n? ve k?ymetli ?eylerini topluyordu. Zaten yapacak ba?ka bir ?ey, seçecek ba?ka bir seçenek yoktu. Hemen karar vermek zorundayd? Ayd?n. Ve öyle de yapt?. Apar topar evden ç?kt?lar.

Ayd?n zaten son iki gününü ve gecesini otelde geçirecekti. Otele de, kendisinin uçaca?? günün sabah?na kadar paras?n? ödemi?ti.

Kap?dan ç?karken, içeriye son bir kez bakm??lard?. Adam, ba?? televizyon aletinin içinde , ayaklar? yerde yat?yordu. Hala dumanlar ??k?yor, c?z?rt?lar duyuluyordu. Ayd?n’?n içinden kusmak geldi ama sadece ö?ürebildi.

Direksiyona Ayd?n geçti. Zaten ?enra de?il araba kullanmak, do?ru dürüst konu?am?yordu bile. ?kisi de tela?l? görünmeme?e çal???yorlard?. Her an her ?ey olabilirdi. O arada, ayaküstü bir plan yapt?lar ve Ayd?n ?enra’y? Cinnah Caddesinde bir turizm ofisine b?rakt?. Ertesi gün ?stanbul’dan kalkacak herhangibir havayolundan iki bilet alacakt?. Direk Amerika’ya. ?kisi de beraber uçacaklard?. Sonras?n? dü?üneceklerdi. ?u an için en önemli ?ey ?enra’n?n ortal?ktan kaybolmas?yd?.

Ayd?n tekrar Cinnah’a gelip ?enra’y? ald???nda, i?ler yolunda gidiyordu.

“Biletler tamam. British Airways. Yar?n sabah sekiz otuzda ?stanbul’dan kalk?yor. Onu ellibe? geçe Londra’da. Ö?leden sonra bir buçukta direk ?ikago. Nas?l iyi mi?”.

“Ya?a be!” diye ba??rd? Ayd?n ve sar?ld? ona. Bakal?m bunlar? babas?na nas?l anlatacakt?. Daha do?rusu babas? ne diyecekti bunlara.

Ayd?n k?sa bir süre otele u?ray?p e?yalar?n? ald?, ama ayr?l?yorum falan demedi. Ondan sonra hemen yola koyuldular. ?stanbul’a do?ru.

Polisler nas?l olsa adam? kolay kolay bulamazlard?. Apartmandakilerin de bu adamdan haber almas?, en az?ndan bir süre için, olanaks?zd?. Zaten polis bir ?ekilde adam? bulsa bile, o zaman ?enra’y? –adam onun evinde bulunaca?? için- sorgulamak için önce Ankara’da arard?. Nereden bak?l?rsa bak?ls?n, polisin bu i?e el koymas? iki-üç günden önce olmazd? nas?l olsa. Evin kap?s?n?n kilidi özel bir kilitti. Kolayca a??lmas? olanaks?zd?. Temizlikçi kad?n ise, sal?dan önce gelmeyecekti.

Ama bir tek sorun vard?. Adam?n adamlar?, yani adam? ?enra’n?n pe?ine tak?p öldürtmek isteyenler ne yapacaklard?? Adam?n ?enra’n?n evine geldi?inden haberleri var m?yd??

?enra çok yorgundu. Ba??n? Ayd?n’?n omuzuna koydu ve:

“Dinle “ dedi, “bütün bu olanlardan bir ?ey anlamad?n, biliyorum ve bana güvenip tek bir soru sormadan yard?m ediyorsun. Her?eyi bilmek hakk?n. Ve art?k onun zaman? geldi. Sana her?eyi anlataca??m”.

BE??NC? BÖLÜMÜN SONU

(Gelecek sefer ?enra’n?n hayat?n? ve ortal?kta dönen olaylar?n gerçek yüzünü okuyacak, ve bu okuduklar?n?za inanamayacaaks?n?z.)



Daha Onceki Bölümler
BOYALI KUŞ – İKİNCİ BÖLÜM (DÖRT)
BOYALI KUŞ-İKİNCİ BÖLÜM (ÜÇ)
BOYALI KUŞ-İKİNCİ BÖLÜM (İKİ)
BOYALI KUŞ-İKİNCİ BÖLÜM(BİR)
BOYALI KUŞ-Birinci Bölüm(İKİ)
BOYALI KUŞ-Birinci Bölüm(BİR)
BAŞLANGIÇ
BOYALI KUŞ-Giriş
Bu Haftanın Makalesi
Günün Şiiri

GURBET

Günün Sözü

Zorluklar, basarinin değerini artıran süslerdir.
MOLIERE

Atasözü

Doğduğunda sen ağlamıştın Herkes bayram etmişti
Öyle bir yaşamın olsun ki Öldüğünde herkes ağlasın, sen bayram et
.

 

© Doganulkekul.com 2003 Designed by Zafer ACAR